Güneş Yutan Aslan
Bu hikâye: Yağız Zeyd Paşa ve Kayra Prenses için,
Ve tabii onlara ve tüm çocuklara...
Bizim dünyamız neden böyle kalabalık, her köşede bir yüz… Evet gülümsemeler duyulunca güzel oluyor ama bazen bu gülüşler yerini korkuya ve ağlamaya bırakınca insanların yüzlerindeki o ifadeler beni biraz korkutuyor, anne.
-Benim bahtiyar yavrum: Allah’ın bize verdiği bendir sesli bir gelecek, hayat; bedeller ve ödüller üzerine inşa edilmiş yani kurulmuştur. Bak şimdi, yüzünün bir tarafını siyah bir tarafının beyaz olduğunu hayal et. Yüzünü sağa dönersen bir rengini, sola dönersen diğer rengini görür, insanlar değil mi?
-Evet anne.
-Şimdi herkesin bu şekilde yaratıldığını düşün. İnsanların, varlıkların çeşit çeşit hâlleri vardır. Allah(CC) onları hâlden hâle sokar. Allah’ın söylediği sözlerinde geçer bu. Bazen korkar insan, bazen utanır, bazen somurtur, bazen sevinir ve bazen de kızar. Bu olağan ve normaldir, ilk anımızdan beri bizimle vardır bu duygular. Peki normal olmayan nedir?
-Nedirrrrr, anneciğim?
-Bir insanın yüzü bu renklerden birine bürünmüşken, ona bakan diğer bir insanın yüzünün diğer tarafındaki rengini unutması.
-Yani, beyazım dönükse siyah tarafımın, siyahım dönükse beyaz tarafımın unutulması…
-Evet aslan yavrusu, evet. Mesela bir gün somurtmuşken, arkadaşlarının sanki senin hiç güldüğün bir anın yokmuş gibi bu tüm güzel anları unutup senin sadece somurtmanı ya da mesela kızgınlığını görmesi… Allah’ın insanda doğuştan var ettiği bu hâlleri yaşamamak mümkün değilken, insanın elinde olmadığı hâlde, insandan beklenen oluyor. Ve insanlar normal olan bu hâllerini yok saymaya başladı oğlum…
-Yaaaa anladım anneciğim. Peki anne sana da bu yüzden mi güneşi yutan aslan diyorlar?
- Gel otur bakalım şuraya, dinle beni o zaman. Ben küçükken annem ve babam dünyalarını değiştirdiklerinde tıpkı sana anlattığım gibi bazı insanlar, sadece siyah tarafıma baktı ve beyaz tarafımı unuttu. Zaman sanki hiç geçmiyor ve saatler ilerlemiyordu... İnsanın acısı olduğunda ya da canı sıkıldığında insana böyle gelir… Onlar unutunca oğlum, benim hep hatırlamam ve kendime hatırlatmam gerekti. Sonra ilk defa yüzümün her iki tarafına da bakan ve hatta bana gülümsediğini hissettiğim Güneşle tanıştım. Onun sahibi olan Rabbim onu bana destek olsun diye göndermişti. Güneşle konuşmaya onunla dertleşmeye başladım. Aslında o bana bakar, ben onu seyrederdim. O bana hayretle bakar ben ona hayretle bakardım.
Söylenmeyen cümleler yazılır ama üstü çizilirdi.
-Sonra birgün bir şey oldu ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Eskiden daha mı iyi oldu bilmiyorum. Güneş bir anda kayboldu, bir daha hiç doğmadı şehrimizin üzerine.
-Artık hep karanlık mıydı yani.
-Her şey karanlığa ve karanlığın etrafında şekillenmeye başlamıştı. Zamanımızın çoğu karanlıkta ve karanlığa çözüm aramakla geçiyordu. Işığa benzer ne varsa herkes hepimiz arıyorduk. Ben güneşi herkesten çok gördüğüm ve onunla vakit geçirdiğim için kendimi çok şanslı hissediyordum elbette. Belki de o yüzden herkese göre daha çabuk alışmış ve yaşamaya devam edebiliyordum. Herkes her gün güneşi çağırırken ben onunla vedalaşmıştım bile…
Neyse ne diyordum, karanlığa çareler arayan meslekler çıkmaya başladı: Aydınlık arayıcıları, Aydınlık bekçileri vb. gibi. Sokaklar özlediğimiz aydınlıkla dolmaya başladı: Aydınlık düşleri sokağı; ve lakaplar: Karanlığın kovucuları, karanlığın şahitleri vb. gibi. Her şeyimiz bir tutam güneş için yanıp tutuşuyordu şimdi. Bir zamanlar yüzümüzün bir tarafına hasret güneş; yüzümüze bile bakmıyordu, bırak bizle kalmayı...
-Peki ya sonra anneciğim, Güneş bir daha hiç gelmedi mi?
-Gelmedi. İşte böyle yavrucuğum: İnsan, Allah’ın insana verdiği şeylerin değerini, kıymetini yanındayken anlamalı. Çünkü şanslar tekrardan gelmeyebiliyor, insana. Sonrası hep o şansı tekrar hasretle aramakla geçiyor.
Sana ufacık bir iyiliği olana bir teşekkürü, senin için birden fazla şeyler yapmış olana birden fazla teşekkürü verebilmelisin.
-Sen güneşe hiç teşekkür ettin mi anne?
-Elbette. Ona her sabah gülümseyerek selam vererek ve ona her gün nasılsın, diye sorarak teşekkür ederim. Bazen de onun için bir şeyler yapıp yapamayacağımı, bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sorarak teşekkür ederdim. O güneşti: ona verebileceğim ve onun için yapabileceğim bir şey olduğunu düşünmüyordum elbette ama belki birgün olabilir diye sorardım. Ve öyle de oldu. Herkes şimdilerde bana güneşi soruyor, nasıl olduğunu… Sen onu tanıyorsun neden küsmüş ve neye kızmış olabilir, diye soranlar mı dersin hatta ve hatta hiç görmemiş olanlar neye benzediğini soruyordu.
-Peki sen ne diyordun anne, onlara kızdın mı zamanında kıymetini bilmedikleri için.
-Hayır yavrucuğum, yargılamak: Kınısının ucunu, senin bacağına dayamış olan bir bıçağı çekmek gibidir. Birini yargılamadan önce bunu mutlaka düşünmelisin. Yargılayabilecek olan tek Rabbimizdir. Çünkü o kimseye hesap vermez. Ama hepimiz, her konu hakkında- Mesela seçtiğimiz işler, okuduğumuz kitaplar, insanlara söylediğimiz incitici sözler hakkında- yaptıklarımız ya da yapmadıklarımızla alakalı bize sorduğu zaman Rabbimize hesap vereceğiz.
-Anlıyorum anneciğim peki ne dedin o zaman?
-Ben de onlara, güneşin nasıl gülümsediğini, aslında onlar için ne kadar çok şey yaptığını uzun uzun hiç sıkılmadan yorulmadan anlatıyordum.
-Herkese mi anlatıyordun?
-Dinleyen herkese anlatıyordum…
Not: Bu hikâye oğlum Yağız Zeyd için yazdığım hikâyelerden biridir. Bir gün ona küçük bir kitap olarak armağan etmek niyetiyle kaleme aldım.