Masume'nin Adı ve Kalbi

PEYRUZE

04.02.2026
PEYRUZE

PEYRUZE

‘Genişlik, ferahlık kaç ömrü çiğner de bir eve yutar…’’

 

Estel Midyat’ta engin bir kaza…

Yetimlerle süslü bir ev…

 

   Çok güzeller çok. Tahtalar var damlarında. Orada yatıyor, orada içiyorlar… Oradan duyuyoruz biz kahkahalarını. Bak, bir de ne diyeceğim sana, buralarda atları görmek âdettir. Sakın görmezden geleyim deme, topa dikerler vallaha adamı!

-Nasıl yani, dedi Peyruze. Dedi ama içinden… Çünkü bizim buralarda kadınların soru sormaya hakkı pek yoktur. Zaten sorsalar da cevap almak için değil... -

   Tabii, onlar da bizi görür, e her şey karşılıklı Peyruze… Azdan az, çoktan çok. Gelir de gider de… Adaletlidir Allah ama insan öyle mi insan… He, ne diyordum: Bizim Yusuf Dede’yi de en son Namık’ın atı görmüş…  Yılanın biri, kesmiş atın önünü korkutmuş hayvancığımı o da ne yapsın atmış Yusuf Dede’yi sırtından. Doktor moktor da nerdeeee, aceleyle mi eceliyle mi artık, nereden bulsun bulamamış tabii bir cevval Lokman. Yusuf Dede’yi bulan -artık kimse kim- komşu çıkıkçıya götürmüş hemen. Sonra ne olmuş biliyor musun bak şaşacaksın şimdi. Ayağını yanlış mı bağlamışlar ayağı mı bağlanmış neyse, kangren olmuş bizim Dede’nin ayağı. Mecbur kalmış baltayla kesmişler en son. Dur, suratını eşkitme pancar kurusu gibi daha bitmedi! Bir çare olmamış tabii -paslı balta mı kullandılar neyse Allah bilir- vücudunu besleyen kan hayınlık etmiş de sanki vücudunda topak topak olmuş sonra da boğmuş dedeyi… 3 ay içinde;  kaderinde olacaklar bir bir olmuşlar anlayacağın... Nur içinde yatsın; mezarına, toprağına, taşına beddua değmesin inşallah...

Faruk hiç değişmemiş, diye geçirdi içinden Peyruze...

   Peyruze’den bir ses çıkamadığını göre Faruk sözü tekrar kendi eline aldı: O sıralar Peyruze, sen gideli 4 sene bitiyordu. Gül Teyzemin en küçük oğlunun askerlik yaşı geldi... Askere almasınlar diye kulağını deldiler. Bayağı bayağı, ellerine aldılar iğneyi, yaktılar ucunu sonra, mavi de bir iplik geçirdiler. Öylece deldiler… Bak sen de bu işe bakakaldın, ben de ama yapacak bir şey yok, yaptılar mı yaptılar işte...  Bana niye öyle bakıyorsun, öyle bakmana gerek yok. Ben artık sevdiklerimin, hatta yalnız annemin yanında şaşabiliyorum ve hatta gülüyorum biliyor musun… Yaşlandım, yaşlandık Peyruze. Ve sen, bakıyorum da sen de yaşlı bir kadınsın artık… Kurban olduğum Mevlamdan  gelecek her sevgiye açsın, talepkârsın ve müdâhilsin... Sen, yüreğini avuçlamadan duramazsın artık Estel’in, karaların, denizlerin…

   Son cümleyi biraz sessiz söylemişti…

   Faruk’tan bunları işiten Peyruze, yazmasının aşağı sarkan dantelli kısmıyla terini sildi ve Faruk’a hak verir anlamında başını bir aşağı bir yukarı salladı. 

  Çok konuşmazdı Peyruze, giderken de âşıkken de sessizdi…  Ama Faruk’u sevdiğini neredeyse bütün Estel biliyordu. O yeter ki anlatsındı… Gözlerini dağlara doğru devirdi, bu Faruk’un devam etmesini istemekti…

   O da bir şey mi, şu dağlar neler gördü neler… Sen aktın gittin boşluktan ama gün yüzü görmeyen veletler çoğaldı. Zevan yiyenler çoğaldı, doğru düzgün kurban kesen, kesebilen kalmadı...  Gül teyzeme torunları el kaldırıyor, sonra da özür diye bir şey tutturmuşlar dilde yani. Sonra gene aynısını yapıyorlar. Kaçak diye bir şey çıktı duydun mu hiç, Ne idüğü belirsiz yani. İzinsiz alıyorlar, hakka giriyorlar da adına kaçak diyorlar, ne bileyim... Hak neydi her adımımızda insanları sorgular olduk, güvenemez olduk artık. Selamı kessek müslümanlığa sığmıyor kesmezsek bir dert… Beş taş oynayan çocuk kalmadı yahu, eli eline değen, yüzü yüzüne dönük, oyun oynayan çocuk göremez olduk…

   Tam o sırada Peyruze’nin aklına onun için yazılmış birkaç söz geldi:

  Peyruze dağlara hayran, aşkın kölesi olan bir ruh… Bana sorarsan o hiç gitmek istememişti de gitmek zorunda bırakılmıştı. Deh dendi onun atına hep, deh!

   Peyruze, bak sana ne diyeceğim hadi, Terzi Hasan'ın evine gidelim! Bak bakalım kimler kalmış kimler gitmiş… Sen okumuş kızsın, okuma yazma bilirsin. Oku da insanları, evdeki her şeyi oku da ben de senden dinleyeyim biraz. Ben okuma yazma bilmem bilirsin…

   Peyruze geliyor mu diye baktı arkasına, Faruk. Hep böyle olurdu Faruk gider Peyruze onun ayak izlerini takip ederdi.

  Bizim Hikâye burada bitmiyor da sanki asıl şimdi, burada başlıyordu…

.

 

-Ufaklık merhaba, Terzi Hasan'ın evini arıyoruz, aslında biliyorduk da aklımız karıştı çıkartamadık sen biliyor musun?

-Abe, sen Terzi Hasan’ın hangi evini soruyorsun?

-Nasıl yani, kaç tane evi var?

-İki taneee…

-Allah Allah… Peyruze görüyor musun…

Ufaklık, Terzi Hasan hangisinde yaşıyorsa, onu hangi evinde bulursak onu bize söyle.

-Yani abe, ikisinde de yaşıyor, ama bizle daha az yaşıyor, en çok Kadriyelerle yaşıyor…

-Sen Terzi Hasan’ın nesi oluyorsun can özüm?

-Kızıyım abe ben. Yani daha doğrusu, Terzi Hasan'ın eski karısının kızıyım.

  Bazı cümleler seçilidir; Allah duyurur, cevaplayalım istemez de kalakalırız sanki… Bu da bizim âşıklara böyle gelmişti.

-…

-Götüreyim mi abe sizi, Güle Annemlere.?

-İsmin ne senin bakayım?

-Fatmadır, abe. Aslında Beraatmış ama ablam ölünce kimliğini bana vermişler. Beraatken Fatma olmuşum…

‘‘Sen hangi ismini sevdin?’’ diye lafa daldı, Peyruze dayanamayıp…

-Vallaha abla fark etmez, ne değişecek, kimse nasılsa ismimle seslenmiyor ki…

  Sessizliğin dilinden kurtulabilen Peyruze gözlerini bilinmez bir yola dikmiş adımlıyordu toprağı…

Ezilen zaman arasında söylenen birkaç cümle…

-Götüreyim mi abe sizi?

-Götür bakalım, Fatma…

-Şuradan gideceğiz abe, köşedeki kuyunun aşağısına doğru…

-Abe biliyor musun, ben bu kuyuya düştüm ama kurtuldum, Saadet ablam kurtarmış, verilmiş sadakam varmış ya. El kadar bebeyim o zaman tabii. Aha bu kuyunun içinde olan bir kovaya takılmışım, Allah’tan  ablam çekmiş ipi…

   Peyruze düşünüyordu içinden; bu çocuk  büyük müydü, küçük mü. Mutlu muydu, mutsuz mu?

-İşte geldik abe, ben daha gelmem; siz şuradan kapıyı tıklatabilirsiniz.

   Peyruze içindekine yanıtı verdi, bu çocuk mutsuz… Bir insanın hele de bir çocuğun kalbinde ayrılık varsa mutsuzdur.

-Yaşşa, Fatma! Al bakalım bu senin.

-Aşk olsun abe, ben karşılık için yaptım sanki, yok almam.

-İşte ben de tam bu yüzden bunu sana hediye etmek istedim.

-Nasssıl?

-Yani biliyorum diyorum karşılık almak için yapmadığını.

-Hee anladım abe. Karşılık için olsa anlardınız zaten değil mi… Ben Kadriyegil bana bir şey verince... Ay, e peki madem alıyorum abe, Allah razı olsun. Hadi kalın sağlıcakla geri dönersiniz değil… Dönemezseniz Kadriye’ye söyleyin Terzi Hasan’ın ilk evine getirsin sizi.

-Döneriz, inşallah Fatma merak etme.

Sessizlik; Peyruze’nin saçlarından akıp Faruk’un alnındaki tere dönüştü sanki…

Bir iki adım atıp kapıyı çaldılar… Tık, tık, tık… Üçten ardını çalmak ayıptır, o sebeple üç tıklatıp durdu; Faruk.

-Kimdir o gelen?

-Destur var mıdır, ben Terzi Hasan’ın çırağı Faruk. Kendisini ziyarete gelmiştim de… Daha doğrusu geldik ben, ben ve Peyruze…

İsminin isimsizlikten kaçıp Peyruzeyle aynı cümleye sığınması… Senelerin cilvesi…

-Hasan evde değil. Ama gelir eli kulağındadır. Sen sağ taraftan ilerle de bahçeye geç, otur. Peyruze sen buradan gel kızım…

  Faruk, başını eğip bahçeye doğru geçti… Kapının kilidi aşağı doğru bıraktı kendini... Peyruze’yi de aldılar içeri…

-Otur kızım çekinme…

Anlat bakalım nesin, kimlerdensin, yaşın kaç tam anlayamadım da gözlerim görmez artık eskisi gibi…

-Çok eskiden buralardaydım teyze, şimdi daha yeni döndüm İstanbullardan…

-İstanbullara gidip geldin demek he…

-Öyle.

-Özledin mi buraları?

-Özledim.

-Ben de özledim de geldim zamanında. Yoksa çok rahattım şehirde. Hasan’ın annesiyim ben. Sen eskiysen hatırlarsın belki beni yavrum amma, ben çıkaramadım seni, kusur görme…

-Estağfurullah…

   Peyruze… Sevi’yi hatırlamaz mıydı hiç… İçinden, ismi acaba nasıl yazılıyordu diye, düşündü. ‘‘Sevi’’ şeklinde mi, ‘‘Seve’’ şeklinde mi. Okuma yazma bilmenin başa dert olduğu noktalar da vardı. Diğer gürültüleri susturmak için ismini düşünüyordu böyle geçirdi içinden…

 

-Babaanneeeeee saçlarımı örsene!

-Eh be kızım, misafirimiz var görmüyor musun…

-Ama babanneeee.

-Aman be kızım gel, torunlara da hiç kıyılmıyor işte, şöyle çök yere dön arkanı…

-Örüklerin bir anlamı vardır, bilir misin Peyruze kızım?

-Ben mi, bilmeeeeem.

-O zaman aç kulaklarını beni iyi dinle bakalım.

  Örükler: sağlamlaştırmak istediklerimizdir. Yere göğe sığdıramadıklarımızdır… He bizim yere göğe sığdıramadıklarımız kara bir toprağa sığar nicesinde, orası ayrı… Kaderin de sıkı sıkı yapacağın örüklerin gibi olsun, birbirine sevdiklerinle bağlanasın Peyruze kızım... Oy güzel kızım benim, ne çok sevdim seni he….

  Peyruze, Sevi’nin onu hatırladığını zannetti, bir anda. Hatırladı tabii canım diye, düşündü, hatırladı ki bunları söylüyor… Ya bir anda kalkıp suratına tükürürse ya da şöyle okkalı bir tokat geçirir de yere çalarsa beni diye de güzelcene bir korktu. Gene, meşhur ses yankılandı kulaklarında:

Ben, beni beşikte bırakan bir kadına asla bakmam.

-Aaa benim güzel torunum nasıl da güzel olmuş nasıl da tatlı değil mi Peyruze kızım.

  Faruk, hayata yeni atılmış bir yavru aslan gibi etrafına bakınıyor, Peyruze ne yapıyor, Sevi onu tanıdı mı diye kuruyordu da kuruyordu. Kafasındaki sorular birbirlerini çekiştiriyordu.  Peyruze’ye bir şey yapmış mıdır, yok canım, yapsaydı bir hengâme kopardı sesleri muhakkak duyardı…

-Sen de kimsin?

-Şeyyy, Hasan Emmi benim, Faruk…

-Hangi Faruk?

-Tanımadın mı beni. Ben, ben eski çırağın olan Faruk.

-Ha, çırağım olan Faruk… Hoş gelmişsin… Hoş gelmişsin gelmesine de hangi rüzgâr attı seni buraya, hayırdır inşallah?

Faruk, nasıl söylesem diye düşünürken birden söylemeye karar verdi, ne olacaksa olacak artık…

-Peyruze…

-Ne olmuş Peyruze’ye?

Dayanamadı Faruk, yıllardır içinde tuttuğu şeyi bir demde soğutuverdi.

-Döndü Hasan Emmi sonunda döndü, hani dönmez diyordun ya, bak döndü işte…

-Dönmüş de ne olmuş…

-Hasan Emmi ben dayanamadım sana getirdim… İçeride Emmi, Sevi Nenemle beraberler… 

-…

Buz kesen havayı ısıtmak kolay değildir, hiç kolay değildir.

 

 

 

-Emmi… İçeri girmeyecek misin?

 

   Kapıya doğru ilerler Terzi Hasan. Faruk da göç eden bir kuş sürüsü izinde, arkasında… Terzi’nin başı önde, düşünceli, içinden de bir şeyler mırıldanmakta: En son ne zaman gördüm Faruk’u… Neyse onu daha tam unutmadığıma göre Peyruze’yi de hatırlarım herhâlde…

-Destur var mıdır?

Babaaaaa, diyerek kapıya koştu Kadriye. Hiç vakit kaybetmez çocuklar Kadriye de o vakti güzelce değerlendirip hemen lafa girdi:

Baba biliyor musun babaannem saçlarımı taradı ve ördü. Anneme artık demeyeceğim, o hep kafamı acıtıyor. Hep babaannem yapsın olur muuuu?

   Olur anlamında başını salladı Terzi Hasan, sonra gözlerini hararetle bir şeyler anlatan Sevi’ye çevirdi. Yatarken asla pijamayla yatamazdı, deyip kahkahayı patlattı Sevi…

-Peyruze kızım, haftan derler bizim burada bilir misin sen. Haftan vardı üstünde annemin pijamasını çıkarır katlar yastığının altına koyar başına geleceklerden habersiz yatardı. Ahhh ah! Biz de az değildik; yastığının altından alır pijamasını kaçardık, sabah kalkınca o hâlde pijama aramak zorunda kalırdı kadıncağız. Ne gülerdik ne gülerdik; Allah affetsin Peyruze kızım, çocuk aklı işte…

Sevi, kendisini öyle kaptırmıştı ki daldan dala atlıyordu. Peyruze’nin derdi dinlenemeden Terzi  gelmişti zaten.

Şimdiyse herkes sessizliği soluyordu…

   Deniz kenarına sığınmış kayalar gibi üst üste yığılmış yatak ve döşeklere gözlerini dikmiş gözleriyle salonu geziyordular. Sessizliği bozan Sevi oldu.

-Ben de Peyruze kızıma, anneanneni anlatıyordum Hasan’ım… Ah anneciğim benim çok çekti çok, Rabbim mükâfatını elbette vermiştir yanından…

Meşhur Terzi misafirine dönüp hoş geldiniz, dedi. Hoş bulduk, dedi Peyruze, kafasını yerden hafifçe kaldırıp geri indirdi hemen.

 

Beşikten beri yazılan, bir ahdi bozan Fazilet kızı; Peyruze…

Doğum tarihi…

Doğum yeri…

 

-Faruk oğlum nasılsın, annenler nasıllar?

-Çok şükür Ustam. İyiler. Annem; Bir koltuk değneğine tutturduk ömrü diye, azıcık dertleniyor ondan başka bir sıkıntımız yok…

Sevi, bir Peyruze’ye baktı o sırada bir Faruk’a. Faruk’u gözü bir yerden ısırıyordu ama çıkaramadı onu boş verdi de sanki bir anda yakıştırır bir bakışla, sordu işte sormaması gereken o soruyu…

-Peyruze kızım senin neyin oluyor evladım? 

Ne kadar seversen sev sevdiğini belli etme diyen annesi yanı başında bitiverdi Faruk’un…

-Faruk benim ortaokuldan arkadaşım Sevi Nene, aynı sıralarda yemek yedik, dersimizi beraber çalışırdık hep…  

Hı, hı, diyerek onayladı Faruk…

Terzi Hasan da o sıralar konuşmak istiyordu da Peyruze’nin örükleri boğazında düğümleniyordu sanki… Sonunda birkaç harf öfkeyle yuvarlandı dişlerinin arasından…

-Hadi Faruk’u anladım, sen ne diye döndün?

 -Aman oğlum, o nasıl soru, Kadriye hadi sen çaydanı sobaya bırak kızım. Misafirlerimize bir çay ikram edelim.

Sen bu kızımızı tanıyor musun diye lafa girdi Sevi, ama onu duyan olmadı.

-Çok acayip bir şey olmuş, ondan bir bakmış buradaymış Ustam…

Öyle Ustam, dedi Peyruze.

Ustam mı… Hâlâ nasıl diyebiliyordu ki böyle, onca yaşanmışlık, onca haksızlık onca acımasızlık hissi hepsi nereye gitmişti; yoksa affetmiş miydi artık babasını…

-Ne olduuuu…

-Kadriye sen sus kızım. Ne oldu anlat da biz de bilelim…

-Anlatacağım, anlatacağım… Zaten bugün buraya bunun için geldim…

Peyruze’nin bozması beklenen sessizliği gene Sevi bozdu…

-E hadi kızım artık anlat, meraklandık iyice…

  Kadriye, ondan biraz daha iri olan kardeşi Saadetle beraber içinde karpuz çekirdeği olan kâseleri misafirlerin önüne koydu ve salonun kapısına yakın olan köşesindeki dedikodu minderlerine bağdaş kurarak çöküverdiler…

Çay demini almadı daha babaanne, dedi iri olan kardeş… Şimdi bütün dikkatler Peyruze’deydi…

-Geçenlerde bir haber çıktı televizyonda görmüşseniz bilirsiniz… Ayasofya Cami’yi ibadete açtılar…

-Yaaa, evet Peyruze kızım, çok da sevindik; Fatih’in kabri nur doldu nur…

-Evet Sevi Nene, işte ben açıldığı gün o kalabalıkta namaz kılma şerefine ermiştim…

-Ahh benim güzel kızım, demek ki sen ne güzel kalpli bir insansın ki sana böyle bir şey nasip olmuş… Sen hatırlar mısın Hasan, belki bahsettik bizim zamanımızda, Ayasofya Cami’den Çalınanlar…

-Babaanne bir dur da Peyruze abla anlatsın sonra söz seni de dinleyeceğiz…

-Bak sen bıcırığa, e peki madem ben sonra anlatırım Peyruze kızım sen devam et.

-Camii o kadar kalabalıktı ki dışarısı bile insanlarla dolup taşmıştı. Ben de arkalarda bir yerde erken gittiğim için yer bulabilmiştim.  Derken namaza başladık, herkesin üzerinde çok acayip bir hâl varmış Sevi Nene. Neredeyse her çıkan bunu söyledi.

-Maşallah kızım, maşallah…

-Ya neneeeeee…

Ah tamam tamam sustum, dedi Sevi… Faruk tefekkür edercesine camdan dışarı bakıyordu… Peyruze, o hâli sanki salondaki herkesin üzerine de taşımıştı… 

-Derken, tam secdeye indim başımı kaldırdım ki kulağıma bir ses bir nida geldi sanki…

-Ne sesi?

-Ne duydun Peyruze abla?

-Biri bana dedi ki…

-Ne dedi?

-Dedi ki

‘Beşikten beri gelen bir ahdi, bozan Fazilet kızı Peyruze…’’

O ne demek yahu, diye söze girdi Terzi Hasan… Hiçbir şey anlamadım…

-Ben de önce hiçbir şey anlamadım. Bu sözün etkisinden çıkamıyordumSonrasında belirli araştırmalara girdim.  Ayasofya; ben araştırdıkça bana kapılarını açmaya çalışıyordu, sanki…

Terleyen direk, kapı girişindeki semboller ve en önemlisi Mühür…

 

Mühür mü, dedi; Kadriye ve Saadet bir ağızdan.  Gözleri neredeyse yerinden çıkacaktı.

-Evet, mühür… Ve sonrasında her şeyi yavaş yavaş anlamaya başladım… Beşikten beri bozduğum ahdi onarmanın vakti gelmişti… Bu bana Allah’ın kesin mesajıydı… Beşiğimin olduğu yere memleketime dönüp ustamın, yani babamın hakkını bana helal etmesini istemeliydim…

-Babanın mı…

Döşeklerin orta yerine düşüverdi, Sevi… Bir yerini kırdı mı kırmadı mı bilinmez ama artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı… Bu böyledir insan bir sırrı aşikâr edince ya da öğrenince artık eskisi gibi olmaz olamaz, ya da öyküyü yazan öyle düşünüyordur...

Fazilet kızı, Peyruze yaptın gene yapacağını…

Kızlar kokulu sabun yetiştirdiler, Sevi’nin burnuna…

 

-Buraya benden helallik almaya mı geldin, af dilemeye mi?

Peyruze, içinden gelen derin hüzün ve kederi bir tarafa bırakıp tüm yüzünü babasını döndü…

-Bilmiyorum ustam, bilmiyorum baba… Tek bildiğim Allah’ın benim burada olmamı istemesi… Ayasofya nasıl ki kendi evine döndü; cami şerife döndü ben de evime dönmeliydim.  Bunca sene onca zulme direnen, kuran çekmecelerinin dahi çalındığı o koskoca yürekli Ayasofya nasıl dayandıysa ve sonrasında saadete kavuştuysa ben de evime, memleketime yani, babama dönersem  muzaffer bir Müslüman olarak ölebileceğimi düşündüm. Öyle değil mi baba; Müslüman muzaffer olmalı değil mi… Şimdi sen beni bu evden kovsan da doğru durmaya devam ederek yaşamaya çalışan bir insan olacağım inşallah. Çünkü Ayasofya bana öğretti ki: Sen doğru ol, Allah sana yanlışını hazmettirir ve seni zafere çıkartır… Eee ne demişler; akıl aklı çalar. Ben Ayasofya’dan bu aklı aldım, kendime. Ve hepiniz de ondan bir akıl almalısınız, baba… Hatta sen bile Kadriye… Fatma’nın seni ne kadar sevdiğini bilmelisin mesela, ona dönmeli ve ona sarılmalısın…

Bu konuşan Peyruze miydi, Faruk bir an için rüya gördüğünü zannetti… Yıllarca özlemle andığı vefasız olan, kalbini param parça eden bu insan Peyruze miydi, gerçekten… Demek ki dedi içinden… Demek ki insan değişir, insanı değiştirir Allah; eğitir, eker biçermiş… Sonra da döndürürmüş doğduğu yere…

 

Peyruze,

Kül yanmaz

Yansa da aldırma sen

Ey, gözleri kuş gagasını gören sevdanın

Yerden su isteten kızı

Peyruze...

Sen hayal misin rüya mı

Ama yok gayrı

Hakikatsin Allah'tan gelen

Yaratılmış bir kalbi olan

Benim için atmayan ama seyreden beni 

(Bu hikâye: Annem için ve ona armağanım...)